AKYAZI HABERLERİ:
Yüreğimdeki Artçılar
Ah benim şu vazgeçişlerim... Kendimi yok sayışım... Umarsızca devam edişlerim... Ardımda bıraktığım şehirlerin asfalt şeritlerine yüklediğim hüznüm... Bindiğim otobüslerin cam kenarlarında kaybettiğim umudu aradığım kırgın düşlerim...
Bedeli ne olursa olsun, sonu her ne kadar görünmese de bazı yolların, gitmekte onca öfkeye gereksinim yoktu aslında. Valizime doldurduğum kıyafetlerin arasından sırıtmamalıydı duygular. Ve belki de gitmek bu denli acıtmamalıydı... Kendi kendime beslediğim düşmanlık alaycı bir tavırla bastırmaya yetiyordu belki bazı düşünceleri. Fakat engel olamıyordu bazı şeylere işte.
Şimdi nasıl toparlanırım. Yıkılmış içim ve çökmüş bedenim kaç artçıyı daha kaldırır bilemiyorum. Yüreğimin tam olarak neresinin güvenli bölge olduğunu bile sorgulamaya mecalim yokken, onca yıkımı nasıl bertaraf edip tekrardan iki ayak üzerinde durabilir, bu saçma sapan gurura isyan edip adam edebilirim kendimi...
Sonra bize öğrettikleri gibi gülümsemeyi nasıl yeğlerim. Acının can alıcı anında hayata kocaman bir kahkaha atmayı... Acının bu denli gizlendiği bu coğrafyalarda acıyı gizlemek nasıl bir çelişkidir? Gülmenin ayıp sayıldığı, kadının bastırılıp, erkeğin yüceltildiği topraklarda kadın hakkında bahsetmek kadar manidar. Gözlerime yağan yağmurları bir bir nasıl silerim şimdi elimin tersiyle. Bardaktan boşanırcasına değildi belki de yağmurun şiddeti, gönlümden boşanıyordu belli ki. Fakat yine de başarılı olamayıp uydum kurallara; kocaman bir kahkaha attım hayata. Kahkaham öylesine yankılandı ki kulaklarımda, altında yatan duygusallık yakıp kavurdu sanki etrafımı. Onca soğuğa rağmen cehennemi yaşadım belki de. Celladın nefesini hissetim ensemde. Katilin elbet bir gün olay mahalline geleceği gerçeğinin değişmediği gibi olağandı soğuktaki sıcaklık.
 İçimdeki göçmen kuşu bırakıp, yok olmak istesem de, bir bedenden ziyade bir beden daha vardı içimde. Kaç kişiydim uzun zaman önce unuttum. Kaç kişi için farklı bir birey oldum, en fazla kime ben oldum, doğrum neydi unuttum.
Daha sonra nerede olduğumu bilmediğim bir mekanın boyaynasında gördüm kendimi. Sanki soru sorma artık bana der gibi bakıyordu. Alnıma düşmüş üç veya dört tel saçın ne demek istediğini anlar gibiydim. Yüzümdeki çizgilerin gidiş yönlerine baktım. Ne yazık ki pusula konusunda pek yardımcı değillerdi. Bana ne olduğunu, yürümekte zorlanan ayaklarımın basmak istediği toprakları hiçbir zaman sorgulamayacağımı biliyordum çünkü. Umrumda değildi istek ve arzularım. Zira uzun bir süre önce bıraktım kendime inanmayı. Ya da daha doğrusu kendime kendimi inandırmayı. Evet evet, bu kulağa daha hoş geliyor. Bağcıklarım olduğundan fazla engel oldular çünkü bana peşlerine düşerken geçmişimdeki insanların. Ve hiçbir zaman kendim kendime elini uzatmadı. Kendim kendime yardımcı olamayı asla istemedi. Ve ben hiç ayağa kalktığımda ellerimle yerden destek almadım. Vücudumun hiçbir uzvunu yormadım. Öylesine kırmamışken, yıpratmamışken bu beni, bu nasıl cüretti etrafımdaki insanlara sağladığım olanaklar. Sırtımdan vurup gittiklerinde geri döndüklerini bilmiyor muydum sanki olay yerine? Belki o an ölmedim, kat be kat güçlendim. Ama yoruldum besbelli...
Şimdi gidecek gücü bulamazken kendimde, hangi metronun kapısında bekleyeceğimi, kanatlarımdaki yaraları sardığım bandajlardan oluşturduğum okyanusları nereye bırakacağımı bilemiyorum. İçim böylesine çığlık çığlığa iken sesim hiç çıkmıyordu artçılara karşı. Kaç şiddetinde yaşamak gerekirdi acıyı, unutabilmek için?

Ömer Erkan

Akyazı24
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.