HER 27 Aralığın yıldönümü geldiğinde içimi hüzünlü bir duygu kaplar. Çünkü Cumhuriyetimizin hamurunda mayası bulunan merhum Mehmet Akif Ersoy’un ölüm yıldönümüdür bu tarih…

Üşenmedim, Edirnekapı Şehitliği’ne gittim Akif’in mezarı başına… Gördüm ki, Bayrak Şairi’ne sevgi giderek katlanıyor; zira grupların biri geliyor, diğeri gidiyordu.

Sayıları 30-40’ı bulan “Asımın Nesli Vakfı” adlı daha çok öğrenci ve öğretmenlerden oluşan bir grup kabri başında Yasin-i Şerif okudu. Ardından diğerleri; bitmek tükenmek bilmedi…

Bakınız; ta 1913’te yazdığı şu manzumeye… Daha Cumhuriyet kurulmamış, bir millet olmanın doğum sancıları çekiliyor. Gençler, delikanlılar, yiğitler cephelerde son kanlarına kadar savaş veriyor… Akif ise meydanlarda dili döndüğünce insanlara milli kimliği, bağımsızlığı; bir millet olabilmenin tılsımlı yürüyüşünü anlatmaya çalışıyor:

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez…”

Bu topraklara tünemiş düşmanları temizlemek için en önemli ilacın, yüreklerin aynı idealler için toplu atması gerektiğini o yıllarda söylüyor Akif.

Yüz binlerce şehit ve milyonları aşkın gazinin omuzlarında yükselen Türkiye Cumhuriyeti’ne bir de milli marş gerekiyordu. Milli Marş için açılan yarışmaya katılmak istemedi Mehmet Akif… Çünkü ucunda bir servet denecek miktarda ödül vardır. “Ben milli marş için bu yetim ülkeden para alamam” diyerek yarışmaya katılmak istemedi. Sonra bulundu bir hal çaresi ve Akif razı edildi. Tam 724 anlı şanlı şair katılmıştır ancak, hiçbiri bir milli heyecan, milli duygu yaşatamamış, tüyleri diken diken edememiştir.

İşte Taceddin Dergahı duvarlarında başlayan ve şimdi 80 milyon Türk’ün gönlünde bayraklaşan İstiklal Marşı, Akif’in kaleminden adeta böyle nakşedilir kalplere…

Daha sonra Safahat adlı eserini yayınlarken İstiklal Marşı için, “Benden çıkmıştır. O artık milletin malıdır” diyerek almaz kitaba… Şairin vefatından sonraki baskılarda kitaba, hak ettiği yere konur İstiklal Marşı…

İşte Akif böylesine gönlü bol, böylesine ruh zenginidir. Ömrü boyunca büyük maddi sıkıntılar çekmesine rağmen, hiçbir ödülü kabul etmez. Evindeki tek kilimi ve sırtındaki paltoyu da kapısını çalan yoksula verecek kadar ganidir yüreği…

Ta o yıllarda;

“İşte Fas, işte Tunus, işte Cezayir gitti!

İşte Irak’ı da taksim ediyorlar şimdi…” diyerek sanki bugünleri işaret ediyordu…

Bir başka coşku, bir başka hüzün, bir başka öfke doludur Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri’nde; kendisinden 15 kat daha güçlü olan düşman orduları karşısında Mehmetçik’in kahramanlıklarını, yiğitliklerini anlatırken şöyle seslenir:

“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın.

Herc-ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap:

Seni ancak ebediyetler eder istiap…”

Kahraman Türk askerine, “Senin yükünü ancak sonsuzluklar çekebilir” diyor. Akif ülkesi için, milleti için, namusu için seve seve şahadet şerbeti içen bu gençliğe güveniyor:

“Asım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek;

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek…”

İşte böylesine yüce duyguların samimi şairidir Akif, her zaman zalimin karşısında, mazlumun yanındadır:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım! ...

Boğamazsam, hiç olmazsa yanımdan kovarım.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırma da geç git!, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...

İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

CENAZESİNDE BİR DEVLET GÖREVLİSİ YOKTUR

İşte böylesine içten, böylesine samimi bir nefes 27 Aralık 1936’da sustuğunda, ölümünü kimsecikler duymamış, duyurmamıştı.

Beyazıt Meydanı’nda, Sahaflar Çarşısı girişinde ayakkabısını boyatan bir üniversite öğrencisi, üstü çıplak olan tabutu görünce ayakkabı boyacısına döner;

“Kim acaba ölen adam? Pek garipmiş doğrusu!”

Ayakkabı boyacısı ise, öğrenciyi şoke eden şu cevabı verir:

“Akif miymiş, şair miymiş ne, diyorlar beyim!”

Öğrenci ayakkabısının boyasını yarım bırakarak tabut başına geçer ve gerçeği öğrenir… Oradaki birkaç kişiye sıkı sık tembih eder;

“Sakın cenazesini kaldırmayın. Ben şimdi üniversiteden arkadaşlarımı getireceğim. Milli şairimize böyle yalnız bir cenaze töreni hiç yakışmaz…”

Olayı duyan tüm üniversite öğrencileri ve öğretmenleri Beyazıt Camii’nin avlusunda toplanır, onlara yeni kalabalıklar da eklenir… Ve “milli şairimiz” böyle omuzlarda taşınır Edirnekapı Şehitliği’ne…

Yani ne gariptir ki, Akif’in cenazesinde hiçbir devlet görevlisi bulunmaz. Zaten kırgın gitmiştir milli şair… Tam 8 yıl süren Mısır macerası da aslında bu kırgınlığın eseridir…

Gazi Mustafa Kemal, Elmalılı Hamdi Yazır’a Kur’an-ı Kerim’in mealini yazmasını, çok iyi Arapça ve Farsça bilen Mehmet Akif Ersoy’a da Türkçe çevirisini yapmasını rica eder… Ücretini de kendi aylığından karşılayacaktır Atatürk…

Akif’i eskiden bilirsiniz; din için, devlet için, millet için parayla kalem oynatmaz. Ancak Ata’mızın ısrarını kıramaz ve görevi kabul eder…

Fakat, o yıllarda, İnönü hükümeti, Atatürk’ün de İstanbul’a yerleşmesini fırsat bilerek bazı yanlış uygulamalar başlatmıştır. İstiklal Şairi’nin peşine ajan bile takmıştır. Türkçe’de aşırı sadeleştirme ile dil yozlaştırılmış, tek parti düşüncesi ile düşüncenin, sanatın, hürriyetin yaşam alanları daraltılmaya başlanmıştır.

Atatürk’ün ricasını da kıramayan MehmetAkif, Mısır’a yerleşir ve 7-8 yıl burada kalır, El-Ezher İslam Bilimleri Üniversitesi’nde uzun yıllar ders verir. Fakat 1936’nın son aylarına doğru gelindiğinde, Akif’teki rahatsızlık da had safhaya ulaşmıştır.

Türkiye’ye dönmeye karar verir ve yanındaki dostlarına;

“Ben gidiyorum. Ülkemde tedavi göreceğim. Dönemezsem, Kur’an-ı Kerim çalışmalarımı yakarsınız” diye talimat verir…

Mehmet Akif, Türkiye’ye gelir, ancak bir daha Mısır’a dönemez… Hastalığı ilerler ve son nefesini -şimdi müze yapılmak istenen- Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nda verir Akif.

Kendi fakir, ama gönlü zengin olan Akif, çocuklarına Safahat’ın manevi değeri dışında hiçbir şey bırakamamıştır. Kendisinin ölümünden yıllar sonra, 1966 yılında da oğlu Emin Akif Ersoy’un cansız bedeni bir çöp bidonunun yanında bulunur.

Kısacası Devlet, ne milli şairine ne de onun çocuklarına sahip çıkmıştır.

O yıllarda Edirnekapı Şehitliği’ndeki mezarı da dikenler içinde kalmış; kuş uçmaz, kervan geçmez bir haldedir…

Çok şükür… O tarihten bu tarihe Türkiye’de çok şey değişti ve bayrak şairimizin, şehitliğin hemen yanı başındaki kabri, kendine yakışır bir şekilde yaptırıldı…

Şimdi, bırakınız ölüm yıldönümünü, Allah’ın her günü Mehmet Akif Ersoy’un ziyaretçisi vardır. İşte, 27 Aralık Perşembe günü, Asımın Nesli Vakfı’nın delikanlıları gibi… Her gelen kişi başında Fatiha’yı, Yasin-i Şeref’i, ya da bildiği tüm duaları okuyor; milli şairine armağan ediyor…

Ölümünün 82. yıl dönümünde bir kez daha rahmet ve saygıyla anıyoruz. Edirnekapı Şehitliği’nde, bu vatan, bu kutsal topraklar için şehit düşmüş gençlerimizle kol kola, kucak kucağa rahat uyu…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.